Barınma hakkının finansal bir yatırım aracına dönüştüğü ve egemenliğin özel şirketlere geçtiği bu yeni-feodal düzende, mülksüzleştirme üzerinden şekillenen maliyet baskısı enflasyonun yükselmeye devam edeceği bir tabloyu beraberinde getiriyor. Peki, sıradan yurttaşın hiçbir şeye sahip olmadığı bu yeni ekonomik düzenin perde arkasında hangi yapısal dönüşümler yatıyor?
Araştırmaya göre servet, belirli bir zümrenin elinde yoğunlaşırken sıradan bireyler için mülkiyet kavramı dijital lisans sözleşmelerine ve kira döngüsüne dönüşüyor. Araştırmada yer alan tarihsel verilere göre, İkinci Dünya Savaşı'nın ardından ABD ile Sovyetler Birliği arasında şekillenen Soğuk Savaş döneminde güçlü orta sınıf ve sosyal devlet uygulamaları, kapitalist sistemin doğal bir evrimi olarak değil, Soğuk Savaş'ın politik zorunluluklarının bir sonucu olarak ortaya çıktı.
Savaşlar arası dönemde yaşanan krizlerin işçi sınıfı üzerindeki yıkıcı etkisi ve sosyalizmin artan cazibesi karşısında, refah devleti politikaları mülk sahibi sınıfların ödediği bir " stratejik prim " olarak devreye girdi. 1940'ların sonundan 1970'lerin başına kadar süren dönemde kamu konutları, evrensel sağlık ve eğitim hizmetleri sisteme entegre edildi.
ABD'de Dwight D. Eisenhower ve Richard Nixon gibi Cumhuriyetçi başkanlar dahi " garanti edilmiş asgari gelir " gibi Keynesyen müdahaleleri devlet politikası gündemine almak durumunda kaldı. Ancak 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla bu zorunluluk ortadan kalktı.
1980'lerde başlayan neoliberal politikalarla devletin ekonomik hayattan çekilmesi ve kamu varlıklarının özelleştirilmesi hız kazandı. Dünya Eşitsizlik Raporu'nun (2018) verilerine göre 1980'den bu yana küresel gelirin en yoksul yüzde 50 'lik kesimi büyümeden sınırlı pay alırken " küresel orta sınıf " olarak nitelendirilen kesim gelir kaybı yaşadı.
4 KAT FAZLA ÇALIŞMA ZORUNLULUĞU Araştırmanın en çarpıcı bölümlerinden biri, barınma hakkının finansal bir yatırım aracına dönüşmesine ilişkin verilerden oluşuyor. ABD'de 1985'te medyan konut fiyatı, medyan yıllık gelirin 3, 5 katı düzeyindeyken, 2025 projeksiyonlarında bu oranın 5 kata yükseldiği belirtildi.